|
Hak ve Özgürlükler Partisi, 2002 yılında farklı fikir ve mücadele birikimine sahip Kürt kadroları tarafından kuruldu. Kuruluşundan 20 gün sonra hakkında kapatma davası açılan HAK-PAR, 6 yıl boyunca kapatma tehdidi altında varlığını sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Söz konusu dava ancak 2008 yılında (kapatma talebinin reddiyle) sonuçlanmıştır.
HAK-PAR çoğulcu, değişimci, demokratik, özgürlükçü bir partidir ve hukukun evrensel ilkelerini referans alır. Kürt halkının yaklaşık son 40 yıllık ulusal, demokratik, barışçıl mücadele geleneğinin mirasına sahip çıkar, kendini bu geleneğin devamı olarak nitelendirir.
HAK-PAR, mücadele yöntemi olarak demokratik, barışçıl ve siyasal mücadele biçimini benimser, şiddet ve silahlı yöntemlerle sorunların çözülmeyeceğine inanır.
İnsan haklarına, temel hak ve özgürlüklere, azınlık haklarına saygılı; hukukun üstünlüğüne dayanan, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi için mücadele eder. Ekonomik olarak kalkınmış, fırsat eşitliğine dayalı, adil, eşitlikçi, geleceğe umutla bakan bir toplumdan yanadır. Yaşanabilir bir çevre, kalıcı bir barış, farklılıkların karşılıklı kabul temelinde bir arada yaşayabildiği bir geleceği savunur.
İnsanlığın ilerici birikimine ve hukukun evrensel ilkelerine dayalı bir demokrasinin inşası Türkiye’de birçok sorunun çözüm yoluna girmesini sağlar. Böyle bir demokrasinin inşası en başta Kürt ve Türk halklarının ve bütün etnik ve dini azınlıkların seferberliğini gerektirir. HAKPAR Türkiye’nin demokratikleşmesindeki itici rolü nedeniyle Avrupa Birliğine üyelik sürecini son derece önemser ve destekler.
HAK-PAR, Kürt halkının özgürlüğü için yola çıktığı, Kürt sorununun demokratik ve eşitlikçi çözümünü programının merkezine koyduğu için bir Kürt partisidir. Ama aynı zamanda Türkiye partisidir. Çünkü Türkiye’nin tümü için demokrasiyi istemekte ve Kürt sorununun çözümünü Türkiye’nin bütünlüğü içinde, Kürt halkının özgür geleceğini Türk halkının geleceği ile ortak ve birlikte öngörmektedir.
HAK-PAR, kendini dünyanın demokratik, değişimci, özgürlükçü, eşitlikçi, yaşanabilir bir çevreden yana güçler ailesinin bir parçası olarak nitelendirir.
AÇILIM VE KÜRT SORUNU İÇİN DEMOKRATİK FEDERAL ÇÖZÜM ÖNERİSİ
1. DURUM DE/ERLENDİRMESİ
Önce, özgür bir tartışma ortamı
Türkiye, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ilk kez Kürt sorununu tartışmaya açmış durumda. Geçen yüz yıl boyunca Kürtlerin varlığını inkâr eden, Kürt halkının hak ve özgürlük taleplerini her türlü yöntemi kullanarak bastıran Türkiye devleti, iç ve dış koşulların dayatması ile izlediği eski politikanın yanlış olduğunu fark etmeye başladı.
2009 yılının başında devlet kanalı TRT fieş, tam gün Kürtçe yayına başladı. 29 Temmuz 2009 tarihinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın açıkladığı ‘Kürt açılımı/demokratik açılım’, Kürt sorununa ilişkin çözüm arayışlarına yeni bir ivme kazandırdı.
Hükümetin başlattığı söz konusu inisiyatif ile birlikte toplumun farklı kesimleri Kürtsorununu tartışmaya, konuya ilişkin görüş ve önerilerde bulunmaya başladı.
Ancak yine de soruna ilişkin bütünüyle özgür bir tartışma ortamından söz edilemez. Hükümet ve diğer bazı devlet yetkililerinin ‘kırmızı çizgiler’ ile ‘tek millet, tek devlet…’ gibi otoriter ve buyurgan söylemleri söz konusu tartışmalara sınırlamalar getiriyor. Bu durum doğal olarak Kürt sorununa ilişkin özgür bir tartışma ortamını engelliyor. Arzulanan sonucu vermesi için, sürecin salt yasal engellemelerden değil, aynı zamanda bu tür psikolojik baskı ve bariyerlerden de arınması gerekiyor.
Hak ve Özgürlükler Partisi, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü programının merkezine koymuş ve bu sorununun tarafı olan bir partidir. Tartışmalara farklı bir perspektif kazandırmak ve çözüm arayışlarına katkıda bulunmak amacıyla Kürt sorununa ilişkin çözüm önerimizi kamuoyuna sunuyoruz.
Birinci Dünya Savaşı sonunda oluşan dünya düzeninde Kürtlere hiçbir statü tanınmadı
Kürt sorununu anlamak için sorunun kökenine kısaca bir göz atmakta yarar var.
Kürtler, Arap, Türk ve Farsların yanı sıra Ortadoğu’nun en kalabalık halkıdır. Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya Kürtlerin ülkesi anlamına gelen Kürdistan denilmektedir. Kürtler bin yıllardır kendi ülkelerinde istikrarlı bir toplum olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.
Bilindiği gibi, Kürtler ilkin Osmanlı ve Pers İmparatorluğu arasında 1693 yılında imzalanan Kasrı-fiirin Antlaşması ile ikiye bölündü. Ama Kürtler bakımından asıl trajedi Birinci Dünya Savaşı sonrasında başladı.
Birinci Dünya Savaşı sonucunda oluşan dünya düzeninde Kürtlere hiçbir statü tanınmadı. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasından sonra Kürtlerinß yaşadığı coğrafya Türkiye, Irak ve Suriye arasında bölündü, Kürt halkının kaderi bu ülkelerin yönetimlerine terk edildi.
Türkiye’yi kuran siyasi ve askeri kadrolar ise, kuruluş aşamasında Kürtlere verdikleri özerklik vaatlerini, Cumhuriyetin kuruluşu ve Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla terk ettiler.
1924 Anayasası Türklüğe dayalı tekçi ve türdeş bir toplum anlayışı öngörüyordu. Kürtlere karşı inkar ve yok sayma siyaseti izlenmeye başladı.
Kürtler doğal olarak bu yok sayılma siyasetine tepki göstererek başkaldırdı. Devlet ise Kürt halkının tepkilerini şiddetle ve kanla bastırdı. Kürt başkaldırılarını, otoriter yapısını daha da güçlendirmek için bir gerekçe olarak kullandı. Devleti yönetenler Kürt sorununu bahane ederek bütün muhalefeti ortadan kaldırdı, tam bir baskı rejimi kurdu.
Devlet, baskı rejimini sürdürmek için sayısız mekanizmalar geliştirdi, çeşitli yöntemlere başvurdu. İstiklal Mahkemeleri, fiark Islahat Planı, Mecburi İskân Kanunu, Umumi Müfettişlik, Sıkıyönetim uygulamaları, Olağanüstü Hal Yasası, Köy Koruculuğu, Özel Timler, köy boşaltma vb. uygulamalar, faili meçhul cinayetler, asimilasyon politikaları Kürt sorununa karşı devletin geliştirdiği önlemlerden bazılarıdır. 1980 darbesinden sonra Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevinde olup bitenler, Kürtlere karşı başvurulan vahşetin hangi boyutlara ulaştığının göstergesidir.
Geçen yüzyıl boyunca Kürt halkı büyük bir mezalime uğradı. Temel hak ve özgürlüklerden yoksun bırakıldı. Diline ve kültürüne karşı acımasız bir asimilasyon politikası uygulandı. Kürtler ata yurtlarından milyonlar halinde sürüldü. Ekonomik yaşam felce uğradı. Ormanlar yakıldı, yaşam çekilmez hale getirildi.
Kürt halkına reva görülen söz konusu insanlık dışı uygulamaların, aynı zamanda insanlığa ve evrensel hukuka karşı işlenmiş suç olduğuna kuşku yoktur. Türkiye toplumu ve demokratik sistem söz konusu uygulamalardan büyük yara aldı.
Hiç kuşkusuz PKK ve son otuz yılda yaşanan iç çatışmalar da devletin baskı ve inkarcı politikasının bir sonucudur. Başvurduğu hukuk dışı uygulamalar için PKK ve terör gerekçesini kullanan devletin kendisi, Kürt halkına ve demokratik muhalefete karşı acımasız ve sistemli bir terör uyguladı.
Kürt sorunu aynı zamanda demokrasi sorunudur
Kürt sorununda izlenen çağdışı politikalar sadece Kürtlere zarar vermekle kalmadı. fiiddet sürecinden ve izlenen yanlış politikalardan Türk halkı da fazlasıyla payını aldı. Demokrasi güdükleşti, militarizm güçlendi. Silahlanmaya aktarılan kaynaklar toplumun yoksullaşmasına yol açtı. Türkiye’de kör topal işleyen demokrasi, 1961, 1970 ve 1980de yapılan askeri darbelerle on yılda bir kesintiye uğradı. Ardından 28 fiubat 1997 ve 27 Nisan 2007 yılında, iki kez, demokrasi askerlerden muhtıra yedi.
Devletin izlediği şovenizm toplumda ırkçılık duygularını arttırdı. Türkiye’de halklar arası düşmanlıklar boy verdi. Devlet çeteleşti, hukuk ve yargı siyasallaşarak yozlaştı. Susurluk ile başlayan ve Ergenekon ile devam eden süreç devlet içinde yaşanan çürüme ve çeteleşmenin ulaştığı boyutları gösteriyor.
Son yıllarda çatışmalarda yaşanan can kayıpları toplumu karşılıklı gererek kutuplaştırdı. Karşılıklı öfke ve düşmanlıklar birikti. Halklar arası bağlar zayışamaya başladı, arada uçurumlar oluştu. Son dönemde batı il ve ilçelerinde Kürtlere karşı geliştirilen saldırı ve linç kampanyaları toplumlararası bir iç savaşın sinyallerini veriyor.
Türkiye’de yaşanan çatışma ve toplumlararası biriken öfke, toplumsal barışı ciddi bir biçimde tehdit etmektedir. Kürt ve Türk halkının barış içinde bir arada yaşama koşulları giderek zorlaşmaktadır.
Kürtlerin hak ve özgürlük arayışlarını bölücülük olarak suçlayanlar, esas kendileri, otoriter ve baskı yöntemleriyle toplumu fiilen bölünme noktasına getirmiş durumdadırlar.
Gelinen aşamada Kürt sorununun çözümü ile ülkenin demokratikleşmesi arasındaki yaşamsal bağın altını çizmek daha da önem kazanmış bulunuyor. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin demokrasi yolunda dev adımlarla ilerleyeceğine kuşku yoktur. Demokrasi yolunda mesafe kat eden bir Türkiye’nin ise Kürt sorununu daha kolay çözeceğ ini söylemek mümkündür.
Kürt sorunu, Kürt halkının temel haklarının gaspından kaynaklı bir sorundur
Gelinen aşamada Türkiye’nin baskı ve inkâr yöntemleriyle Kürt sorununu çözemeyeceği anlaşılmış durumdadır. Başka bir deyişle otoriter, baskı ve inkâr siyaseti işas etmiştir. O halde Kürt sorunu bakımından yeni bir anlayışa ihtiyaç var.
Kürtler bir ulustur ve onun ulus olmaktan kaynaklanan hakları olduğu kabul edilmeli.
Her halk gibi, Kürt halkının da ata topraklarında, özgür ve onurlu bir biçimde ve güvenlik içinde yaşama hakkı var.
Bu hak aynı zamanda uluslar arası evrensel hukukun da gereğidir.
Kürt sorunu, Kürt halkının ulus olmaktan kaynaklanan haklarının gasp edilmesinden kaynaklı bir sorundur. Sorunun çözümü de, Kürt halkının ulusal demokratik haklarının teslim edilmesinden/tanınmasından geçmektedir.
Bunun için tekçi ve türdeş Cumhuriyet anlayışı terk edilmeli. Türkiye; ülkenin çok dilli, çok kültürlü, çok uluslu gerçeğine uygun bir biçimde yeniden yapılanmalıdır. Siyasal ve idari sistem ülkenin etnik ve dini yapısına uygun bir biçimde çoğulcu bir niteliğe kavuşmalıdır.
Türkiye, demokrasiyi evrensel standartlarda hayata geçirmelidir. Kendisinin imzaladığı uluslararası sözleşmelere riayet etmelidir, kendi iç hukukunu ve siyasal sistemini evrensel hak ve özgürlükler parametrelerine uygun hale getirmelidir. Avrupa Birliğinin öngördüğü Kopenhag Kriterlerini bir an önce hayata geçirmelidir.
Türkiye, Kürt sorununda demokrasinin ve hukukun evrensel normlarını esas almalıdır.
İnsanlık demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, halkların hakkı, çoğulculuk normları yönünde hızlı bir değişim içinde. Demokrasi, dünyamızda salt egemen toplumsal sistem haline gelmekle kalmıyor, aynı zamanda katılımcı ve çoğulcu bir tarzda hızla eviriliyor. Merkezi yönetimler yetkilerini ulus üstü ve ulus altı kurumlara devrederek eski niteliklerini kaybediyor. Demokrasiler, yerinden yönetim ile başlayan ve doğrudan demokrasiye varan bir dinamizm ve çeşitlilik arayışı içinde. Klasik ulus/üniter devlet anlayışları yerlerini daha özgürlükçü, katılımcı, çoğulcu modellere bırakıyor. Farlılıkların birliği ilkesi, ya da birlik içinde çeşitlilik anlayışı dünyada daha çok kabul görmektedir. Toplumlar, baskı ve silahın gücüyle değil, demokrasi ve özgürlükler cazibesi etrafında birleşiyor. Ülkeler ve uluslar arası ilişkiler karşılıklılık, diyalog, işbirliği ve dayanışma ekseninde biçimlenmekte.
Türkiye’nin yüzyıl öncesi tekçi, otoriter, kendi içine kapalı bir anlayış ile böyle bir dünya ile uyum göstermeyeceği apaçık ortadadır.
Bu durum, Türkiye bakımından köklü bir anlayış değişikliğini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi, ekonomik alanda kalkınması, sosyal adaleti, istikrarı ve iç barışını tesis etmesi, onun demokrasinin ve hukukun evrensel prensiplerini esas almasına bağlıdır.
Kürt sorunu için bütünlüklü ve uzun erimli bir çözüme ihtiyaç var
Kürt sorunu gelinen aşamada katmerleşerek farklı boyutlar kazanmış durumdadır. Kürt sorunu esas olarak ulusal bir sorun. Ama aynı zamanda ekonomik, demokratik, güvenlik, kültürel, hukuki ve insani yanlar içeriyor. Onun bölgesel ölçekli etkilerini ve uluslar arası boyutunu unutmamalı.
Kürt sorununa dönük ciddi bir çözüm projesinin başarısı, sorunun bütün bu boyutlarını dikkate almasına bağlı aynı zamanda.
Kürt sorunu gibi kendi içinde sayısız katmanı barındıran ve girift bir hal olan bir konuda erken çözüm beklentisinin gerçekçi olmadığı ortadadır. Aşamalı bir yol haritasını içeren ve her bir aşamasını bir diğeriyle ilişkilendiren, atılacak her adımı bütünlüklü çözümün yapıtaşı olarak nitelendiren uzun erimli bir çözüm stratejisine ihtiyaç var.
Böyle bir çözüm stratejisi ise kararlı ve sabırlı bir duruş ve irade ile hayata geçirilebilir ancak.
Partimiz, uygun bir zeminin oluşturulmasına bağlı olarak Kürt sorununun kalıcı ve eşitlikçi çözümünü üç aşamalı Demokratik Federal Çözüm şeklinde formüle etmekte ve bunu kamuoyu ile paylaşmayı siyasi bir sorumluluk saymaktadır.
2. DEMOKRATİK FEDERAL ÇÖZÜM ÖNERİSİ
Çözüm için uygun bir zemin oluşturulmalı
Kürt sorunu gibi ağır ve katmerli bir sorunu çözmek için uygun bir atmosfere, elverişli bir iklime ihtiyaç olduğu açıktır.
Öncelikle sorunun tartışılıp çözüme kavuşturulması için sistemin yasal açıdan elverişli hale getirilmesi gerekiyor. Bu ise demokratik standartların yükseltilerek demokratik zeminin önemli oranda güçlendirilmesine bağlı.
Eksiksiz düşünce ve örgütlenme özgürlüğü:
Bunun için tam ve eksiksiz bir düşünce ve örgütlenme özgürlüğü sağlanmalı. Düşünce özgürlüğünü engelleyen bütün yasal kısıtlamalar kaldırılmalı. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü bakımından sağlam bir zemin oluşturulmalıdır.
Militarizmin tasfiyesi:
Militarizm, militarist kültür Türkiye’deki toplumsal yaşamın bütün gözeneklerine sinmiş durumda. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözülmesi için militarist yapı ve kültürün etkinliği mutlaka kırılmalı.
MGK danışma organına dönüştürülmeli. Genelkurmay Başkanı Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalıdır. Ordunun askeri darbe için referans gösterdiği kanuni düzenlemeler ortadan kaldırılmalıdır.
Avrupa Birliği süreci:
Türkiye’de arzulanan atmosferi oluşturmak bakımından Avrupa Birliği üyelik süreci son derece önemlidir. Avrupa Birliği’ne üyelik süreci Türkiye bakımından demokratikleşmenin diğer bir adıdır. Bu süreç kesintisiz bir biçimde sürdürülmeli, Türkiye iç hukukunu ve siyasal sistemini Avrupa Birliği’nin kriterlerine uygun hale getirilmelidir.
Toplumda şoven yargıların kırılması:
Kürt sorununun çözümü önündeki engellerden birisi de toplumdaki şoven şartlanma, önyargı ve korkulardır. Esasen Türk halkının Kürt halkıyla bir sorununun olduğunu söylemek mümkün değil. Devlet ya da onun bazı kurumları geçen zaman içinde toplumu bilinçli ve tek yanlı bir biçimde şekillendirdi, deyim yerinde ise zehirledi. fiimdi Kürt sorununu çözmek isteyen devletin yapması gereken işlerden birisi de toplumda oluşturulan önyargıları ve şartlanmışlıkları gidermek, toplumu yeni sürece hazır hale getirmektir.
Demokratik siyasal kültür:
Bu noktada demokratik, çoğulcu, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan haklarına saygılı, hoşgörülü ve uzlaşmacı bir siyasal kültürün yaratılması son derece önem taşımaktadır. Böyle bir kültürün yaratılması için başta devlet olmak üzere siyasi partilere, üniversitelere, basına, sivil toplum kuruluşlarına, aydınlara, sanatçılara önemli görevler düşmektedir.
Toplumun güven ve desteğini kazanmak:
Hem Kürt halkına hem de Türk halkına karşı şeffaf bir yaklaşım içinde olunmalı, süreç toplumla paylaşılmalı, sürecin her aşamasına bu kesimlerin katılımı sağlanmalıdır. Hükümet/ devlet sorunun çözümü bakımından toplumun bütün kesimlerine ama en başta da Kürt halkına güven vermek zorundadır. Aksi halde atılacak adımların, harcanan emeğin boşa gitme tehlikesi söz konusu olabilir.
Bölgesel düzeyde Kürtlerle barışmak:
Kürt sorununu çözmek isteyen bir hükümetin/devletin yapması gereken diğer bir şey de bölgesel düzeyde Kürtlerle, özel olarak Irak Kürdistan Bölge Yönetimi ile iyi ilişkiler kurmaktır. Bölge düzeyinde Kürtlerle barışmayan bir Türkiye’nin kendi Kürt sorununda sonuç alması oldukça güçtür. Kürdistan Bölge Yönetimi ile eşitlik, karşılıklı saygı temelinde kurulacak ilişkiler hem devletin samimiyet ve ciddiyeti bakımından bir gösterge olarak algılanır hem de Kürt halkına güven vermek bakımından önem taşır.
Yukarıda belirtilen adımların hayata geçirilmesinin Kürt sorununun nihai çözümü için daha güçlü bir toplumsal, psikolojik ve zihinsel atmosfer anlamına geldiğine kuşku yoktur. Böyle bir durumda atılacak adımları şöyle sıralamak mümkün.
Bir; Geçmişle yüzleşme, sürecin normalleşmesi, şiddetten arınma
Yanlışların kabulü:
Kürt sorununda yeni bir politikanın hayata geçirilmesi için geçmişte izlenen yanlış politikaların terk edilmesi ve yapılan yanlışların kabul edilmesi son derece önemli. Yapılan yanlışlardan ve haksızlıklardan dolayı Kürt halkından resmen özür dilenmeli.
Geçmişle yüzleşme:
Öte yandan geçmişte yaşanan haksızlıklara ilişkin bir yüzleşme sürecine ihtiyaç var. Ergenekon davasıyla başlayan yargılama süreci 1990’lı yıllarda yaşanan hukuk dışı uygulamaları kapsayacak şekilde geçmişe dönük olarak genişletilmeli. 1980 Askeri darbesini yapanlar ve bu dönemdeki uygulamalardan sorumlu olanlar yargılamalara dâhil edilerek kendilerinden hesap sorulmalı.
Hukuk ve eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi:
Öte yandan Türk hukuk sistemi ve eğitim mevzuatı ırkçı ve Türkçü öğelerden bir an önce arınmalı. Eğitim, hukuk ve idari sistemin demokratikleştirilmesi çabalarına hız verilmelidir.
Kürtçeye serbesti:
Yıllardır baskı altında tutulan Kürt dili ve kültürüne ilişkin pratik adımlar atılmalı. Kürtçe yerleşim yerlerinin isimleri iade edilmeli, Kürtçe yayın önündeki engeller kaldırılmalı, Kürtçe öğrenimi esas alan enstitüler kurulmalı, anadilde eğitim hakkı hayata geçirilmeli.
Genel af:
Kürtler bakımından en önemli sorunlardan birisi de siyasal yasaklardır. Bu yasaklar genel bir af ile kaldırılmalı ve siyaset kanalları tamamen açılmalıdır. Böyle bir af aynı zamanda sürecin silahsızlandırılması için de gerekli. Çıkarılacak bir af salt dağdaki PKK’lıları değil aynı zamanda cezaevinde ve yurtdışında bulunan Kürt politikacılarını da kapsamalı.
Silahlardan arınma:
Şiddetin ve silahlı çatışmaların Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun barışçıl çözümü önünde ciddi bir sorun oluşturduğu ortadadır. Bu açıdan silahların susturulması, özel olarak PKK’ nin silahlardan arındırılması önümüzdeki sürecin olumlu yönde evirilmesi için son derece önemlidir. Genel bir af ve atılacak diğer adımlarla sürecin şiddet ve silahlardan arınması bakımından, gelinen aşamada koşullar eskiye oranla daha elverişli durumdadır.
Köy Koruculuğu Sistemi:
Bu kapsamda atılacak diğer bir adım ise Köy Koruculuğunun kaldırılmasıdır. Bu adım silahlardan arınacak Köy Korucularının ekonomik istihdamı, eğitim ve güvenlik sorunlarının çözümü ile birlikte düşünülmelidir.
Ordunun iç güvenlikten çekilmesi:
Bu gün operasyonlar nedeniyle Kürdistan’da olağanüstü bir askeri yığınak var. Bu durum günlük yaşamı bunaltan ve aksatan bir durumdur. Aynı zamanda psikolojik bir baskı nedenidir. Bu yığınağın hafişetilmesi için fazla zaman kaybedilmemeli. Ordu sadece siyasi alandan değil aynı zamanda iç güvenlik alanından da geri çekilmelidir.
Zorla göç ettirilenler:
Geçmişte binlerce köy ve yerleşim merkezinin boşaltılmasının yol açtığı sosyal yıkım hala orta yerde durmaktadır. Buradan kopartılan milyonlarca Kürt insanı hiçbir olanak sunulmadan açlığa ve sefalete sürüldü. Toplu göçlerin Kürt toplumunda yol açtığı ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik sorunların boyutları tahminlerin çok üstündedir. Bu sorunların çözümüne bir yerden başlamak gerekir. Göçerttirilen insanların ata yurtlarına dönüşü ve yaşamlarını yeniden kurmaları için çok yönlü tedbirlere ihtiyaç var. Söz konusuinsanlarımızın uğradıkları maddi ve manevi hasarlar telafi edilmeli. Eski yerlerine dönemeyenlere bulundukları yerlerde gerekli desteğin sunulması önem taşımaktadır.
Ekonomik önlemler:
Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın ekonomik açıdan bilinçli olarak geri bırakıldığı bilinmekte. Buna son otuz yılda yaşanan çatışmaların yol açtığı yıkım da eklendiğinde durumun vahameti daha çok ortaya çıkmaktadır. Bu tablonun olumlu yönde değişmesi için devletin kapsamlı desteğine ihtiyaç var. Devletin bölgeye dönük kısa ve uzun vadeli bir ekonomik kalkınma planını hayata geçirmesi yakıcılık kazanmış durumda.
İki; Kürtçeye statü, demokrasi seferberliği, kamu yönetimi reformu
Kürtçeye resmi statü:
İkinci aşamada Kürtçe, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ilkokuldan üniversiteye kadar Türkçenin yanı sıra eğitim dili olarak kullanılmalı. Kürtçe Kürtlerin yaşadığı bölgelerde kamusal alanda sınırsız biçimde kullanılarak ikinci resmi dil statüsüne kavuşmalı. Eşzamanlı olarak Türkiye’nin geri kalan kısmında Kürtçe öğrenimi temel eğitim aşamasında zorunlu kılınmalı.
Siyasi katılım:
Siyasal Partiler yasasının değişmesi, seçimlerdeki bara jın kaldırılması, demokratik Kürt hareketinin siyasal sürece katılması yönünde somut adımlar atılmalıdır. Kürt ve Kürdistan ismiyle partiler kurulabilmeli, Kürtler kendi partileriyle siyasal yaşama katılabilmelidir.
Bölgesel yerinde yönetim reformu:
Türkiye’nin bu aşamada yapacağı en önemli işlerden birisi, katı merkeziyetçi sistemi gevşeterek yerinde yönetimleri güçlendirme yönünde idari düzenlemeye gitmesidir.
Türkiye’de, bölgesel yerinde yönetim modelini esas alan köklü bir kamu yönetimi reformuna gidilmelidir. Yerel yönetimler özerk bir statüye kavuşmalı. Belediye ve İl Genel Meclisleri daha aktif hale getirilmeli. Belediye ve İl Genel Meclisleri temsilcilerinden Bölge Meclisleri oluşturulmalı. Eğitim, sağlık, ulaşım, kültür, konut gibi başlıca hizmetlere ilişkin yetkiler Bölge Meclislerine bırakılmalı. Böyle bir süreçte valiler, kaymakamlar, emniyet müdürlerinin
seçimle işbaşına getirilmesi için yasal ve idari düzenlemelere
gidilmeli.
Demokratikleşme yönündeki bu adımlar Kürtlerin ve diğer farklı azınlıkların kendi ulusal, etnik ve dini kimliklerini yaşaması bakımından bir soluk işlevi görebilir.
Demokratik çoğulcu bir anayasa:
Türkiye’nin önündeki en önemli sorunlarından birisi de yeni bir anayasa yapma sorunudur. En uygun zamanda 12 Eylül anayasası bütünüyle kaldırılmalı ve Türkiye’nin çoğulcu gerçekliğine uygun yeni, çağdaş ve demokratik bir anayasa yapılmalı.
Üç; Türkiye federal tarzda yeniden yapılanmalı
Türkiye’nin 86 yıllık tekçi, katı merkeziyetçi, etnik temelli üniter devlet pratiği ne Kürt sorununu çözdü ne de demokrasiyi kurabildi. Yüzyıla yakın bir tecrübe, bu sistemin Türkiye’nin toplumsal gerçekliğine aykırı olduğunu ispatladı. Gelinen aşamada mevcut sistem tıkanmış durumdadır ve onu yeniden işletmek mümkün görünmüyor.
Türkiye, çok uluslu, çok dilli, çok dinli ve çok mezhepli bir toplumsal yapıya sahip bir ülke. Söz konusu çoğulcu toplumsal yapıya denk düşen federal bir sistemdir.
Federalizm, bugün insanlığın yarısına yakın bir kısmının benimsediği bir siyasal sistemdir. Federalizm, çok kültürlü ve çok uluslu ülkelerde, farklılıklara, kendilerini özgür bir biçimde ifade edebileceği elverişli siyasal çerçeve sunmaktadır. Deneyler, federalizmin azınlık haklarını ve temel özgürlükleri koruyan, yerinde yönetimi güçlendiren, siyasal iktidarın kötüye kullanılmasını, çoğunluğun despotizmini engelleyen özellikleriyle üniter devletten daha başarılı olduğunu gösteriyor.
Üniter sistemlerin ise, otoriter ve totaliter rejimlere, tek partili sistemlere, askeri diktatörlükler gibi baskıcı uygulamalara yatkın ve açık olduğu kabul edilmektedir.
Federalizmin üniter sisteme kıyasla demokrasi ile daha barışık olması eşyanın tabiatına uygundur.
Türkiye, federal bir yapı ile daha demokratik, istikrarlı ve yönetilir bir ülke haline gelebilir. Dünyanın ileri ülkelerindeki demokrasi geleneğinin, söz konusu ülkelerin benimsediği federal sistem ile ilişkisi göz ardı edilemez. ABD’nin yüzyılları aşan başarılı federalizm pratiği ortadadır. Almanya, İsviçre, Belçika gibi demokratik ülkelerin federal sistemi benimsemeleri rastlandı sayılamaz. İngiltere, İspanya, İtalya benzeri ileri demokrasiler ise federal sistem olma yolunda ilerleyen ülkelerdir. Dünyanın süper demokrasisi olma yolunda olan Avrupa Birliği’nin kimi yönleriyle federal özellikler taşıdığı ortadadır.
Türkiye Kıbrıs için federal, hatta iki devletli bir çözüm modelini öneriyor.
O halde, Türkiye söz konusu olduğunda federal sistem neden öcü gibi gösterilmekte?
Federalizmin demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir siyasal model olduğuna şüphe yoktur.
Bazı kesimlerin bilinçli olarak çarpıttıkları gibi federalizm Türkiye’yi parçalayacak bir sistem değil, tersine farklılıkların bir arada eşitlik temelinde yaşamasını güvence altına alan demokratik ve katılımcı bir modeldir.
Federalizm, birlik içinde çeşitlilik ilkesine dayanır.
Federalizm, bir devlet çatısı altında, birlik içinde,
ama farklı kalma ve yaşama isteğini öngörür.
Türkiye’nin siyasi ve idari yapısı federal bir tarzda yeniden yapılanmalı. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge olmak üzere, ekonomik, sosyal ya da toplumsal farklılıkların gerektirdiği diğer bölgelerde federe yapılar kurulmalı. Dış ilişkiler, güvenlik, maliye gibi ulusal ölçekli hizmetlerin dışında kalan; eğitim, sağlık, ulaşım, güvenlik gibi hizmetler federe bölgelerde seçilecek meclislerin yetki alanına bırakılmalı. Böyle bir yapının ülkenin toplumsal yaşamına dinamizm, yaratıcılık ve kültürel zenginlik katacağı açıktır.
Öte yandan federal bir sistemde nüfus mübadelesinin yaşanacağı ya da etnik ve dini grupların bir yerde kümelenmek zorunda kalacağı iddiası açık bir çarpıtmadır. Federal bir sistemde federe bölgelerin birbirlerinden sınırlarla ayrılacağı öne sürülemez, tıpkı mevcut idari birimlerin (illerin) birbirinden ayrılması söz konusu olmadığı gibi. Böyle bir sistemde Türkiye’nin batı bölgelerinde azınlık durumunda olan Kürtlerin, bulundukları yerlerde dil ve kültürel haklardan faydalanma hakları var. Elbette bu haklar benzer durumda olan diğer etnik ve dini azınlıklar için de geçerli.
Federal bir sistemde bütün etnik ve dini azınlıkların
temel hak ve özgürlükleri anayasa güvencesi altına alınmalı.
Türkiye, federal bir demokrasi ile etnik ve dini açıdan dünyanın parçalı bölgesi olan Ortadoğu’da model bir ülke olabilir. Zira federal demokrasi, etnik ve dini parçalanmışlığı bir zenginlik ve renkliliğe dönüştürecek potansiyele sahip.
Amacımız federalizmi bütün sorunları çözecek tılsımlı bir formül olarak önermek değil elbet. Dünyadaki deneylerden yola çıkarak bunun Türkiye bakımından uygulanabilir bir sistem olduğunu düşünüyoruz.
Türkiye, barışçıl ve demokratik hiçbir çözüm önerisine gözlerini kapayacak lükse sahip değil çünkü. |