|
Burkay: Kürtler ‘açılım’ı desteklemeli

Foto: Ramazan Kerpeten
Sorular: Roni Alasor
Gazeteci Roni Alasor’un arkadaşımız Kemal Burkay’la yaptığı bu söyleşi 16 Ocak günü AKnews’te (Kurdistan News Agency) Türkçe ve Kürtçe olarak yayınlandı. AKnews Güney Kürdistan merkezli olup Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Almanca, Arapça yayın yapan bir haber ajansıdır. Bak: www.aknews.com
Sayın Burkay, yaklaşık 45 yıldır aktif siyaset yapan Kürt, Türk ve Avrupa kamuoyunda tanınmış bir politikacısınız. Ama aynı zamanda bir yazar, şair ve edebiyatçısınız... Mamak, sürgündeki yaşam, geçmişte olup biten acı tatlı olaylar, bazı anılarınız, unutamadığınız günler, siyasi, kültürel, sanat-edebiyat alanındaki çalısmalarınızla ilgili neler diyeceksiniz?
Biliyorsun, anılarımın ilk iki cildi yayımlandı. Bunlarda 1987 yılına kadar olan dönem, yani hayatımın ilk 50 yılı, bu arada senin sordukların, ayrıntılı olarak var. İlk tutukluluğum 1966 yılında, Kürt sorunuyla ilgili bir yazım yüzündendi.

Mamak Cezaevi 1971
Ankara Kapalı Cezaevi’nde 5 ay yattım. 12 Mart döneminde Ankara Mamak’ta ve Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bir yıla yakın kaldım (1971-72). O dönemde ayrıca bir ay kadar da, Türkiye’nin birçok ünlü yazarı, bilim adamı, politikacısı, sendikacısı ile birlikte –ki aralarında Yaşar Kemal, Muammer Aksoy ve Kemal Türkler de vardılar- İstanbul’da Davutpaşa Kışlası’nda, “rehine” olarak tutulduk! Bu döneme ait ilginç anılarım vardı, bunlar anılarımın birinci cildinde yer alıyor. Ayrıca, Reyhan Yıldiz’ın 2009 yılında yayınlanan “İçeriden” adlı kitabında söz konusu tutuklama dönemlerimi anlattığım uzunca bir söyleşi var.
Hayatımın son 30 yıllık “Sürgünlük” dönemini ise anılarımın ikinci ve henüz yayımlanmamış diğer ciltlerinde yazdım. Aslında bu bir yönüyle sürgün yaşamı sayılsa da tümüyle değil. Çünkü ben, Dostoyevski’nin bir roman kahramanına söylettiği, “hayat her yerde hayattır,” sözünü hayat düsturu edinmiş biriyim. Bu anlamda yurt dışında hasret ateşiyle yanıp tutuşmadım, kedere gömülmedim; yurt içindeki gibi çalıştım ve ürettim. Dünyanın birçok yerini severek dolaştım, ailemle birlikte yaşadığım İsveç’i ise kendi ülkem gibi sevdim.
Hayatımızdaki acı-tatlı olaylar, unutamadığımız günler aslında pek çoktur. Yerine göre, günlük hayatımızdaki bir olay nedeniyle, ya da söz sohbet sırasında eskiyi anarken hatırlarız onları. Bazen de unuttuğumuzu sandığımız, zamanın külleri altında kalan anılar beklenmedik bir an anda çıkagelir.. Bazen dosyalar arasındaki sararmış bir mektup, bazen bir resim alır getirir onları...
Siyasete girmeden önce bir edebiyat tutkunu ve yazardım. Girdikten sonra da hem siyaset üzerine, hem de edebi konularda çokça yazdım. Bu iki işi bir arada götürdüm, bir bakıma kişiliğimin ayrılmaz parçaları olarak. Zaten siyaseti ikbal için yapmadım; hep ezilenlerin safında oldum ve orada ikbal yoktur. Bu, haklı ve güzel için yaptığım bir uğraştı bir bakıma.
Partiya Sosyalist a Kurdistan ve siyasi geleneğine onlarca yıl Liderlik yaptınız. Orta Doğu ve Kürdistan gerçeği göz ününe alınırsa, yaklaşık 50 yıllık siayasi hayatınız boyunca Kürt mücadelesinde elinizin kardeş kanına bulaşmaması bir mücize mi? Sonra liderlikte ısrar yerine Partiyi genç nesillere bırakmayı tercih ettiniz : Çok mu demokratsınız?
Türkiye’de ve Kürdistan’da, bir bütün olarak Ortadoğu’da şiddet ne yazık ki hâlâ hayatımızda yaygın. Böyle bir ortamda şiddetten uzak durmak kolay değil.
Geçtiğimiz yıllar, koşulların ne olduğuna bakmadan, devimin başarısını, özgürlüğe ulaşmayı silahlı mücadele koşuluna bağlayan, onu temel alan kesimler pek çoktu; hem solda, hem Kürt hareketinde. Bu anlayışla nereye varıldı, bir yana, ama sistem solu ve Kürt hareketini ezmek için bu eğilimden yararlandı, hatta bunu kışkırttı.
Ben 1960’lı yıllarda, yani PSK’yı kurmadan önce Türkiye İşçi Partisi’nde çalıştım. TİP mücadelesini barışçı yöntemlerle sürdüren, şiddetten uzak duran bir örgüttü. Aynı anlayışı Kürdistan Sosyalist Partisi’ni (PSK) kurduktan sonra da sürdürdük. Bence, eğer barışçı, demokratik mücadele ortamı varsa bunun değerini bilip onda ısrarcı olmak gerekir. Hele aynı amaca yönelik sol örgütler veya ulusal kurtuluş örgütleri arasında, sorunları çözmek, ya da güç üstünlüğü sağlamak için şiddete başvurmak yanlıştır, aptalca, hatta çılgınca bir tutumdur. Kitleleri kazanmak, güç toplamak politik çalışmayla, görüşlerimizin ve politikamızın doğruluğuyla olmalı. Kardeş kavgası ise toplumu terörize eder; hem bedeli ağırdır, hem de sonuç vermez. İlerici, devrimci güçleri bölüp bir iç boğuşmada güçlerini tüketir.
Bence kendine güvensizler ve haksızlar öncelikle yumruğa davranır. Ben kendi payıma, haklı olduğumu kanıtlamak için, solda ya da Kürt hareketinde rakiplerimle mücadele ederken görüşlerime, sözün gücüne güvendim. “Bununla amaçlarına ulaştın mı?” diye sorabilirsiniz. Ama ben de şöyle derim: “Şiddeti çözüm sananlar ulaştılar mı?”
Türkiye solu ve Kürt hareketi, tüm engellere, baskılara ve kışkırtmalara rağmen, şiddetten uzak durabilseydi, belki de hem kendileri, hem de bir bütün olarak toplum bugün çok daha iyi bir yerde olurdu.
PSK’nın yönetim görevinden, ölmeden veya mecbur edilmeden ayrılmama gelince... Bence bu, Ortadoğu’da eşine pek az rastlansa da olağanüstü bir şey değil. Hem yorucu bir görevdi, hem de en önde olmadan da arkadaşlarımla birlikte yürüyebilir, çalışabilirdim. Benim örgütsel çalışma anlayışım bu. Sosyalist olmanın yanı sıra, iyi bir demokrat olduğumdan ise kuşkum yok.
Günül çok isterdi ki sizinle 21. yüzyılda Kürtlerin trajedilerini, siyaseti hiç konuşmayalım; ama maalesef süreç bizi buna zorluyor. 2010 yılı itibariyle bugün Türkiye’deki Kürt sorununun geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Geçmişe göre oldukça olumlu gelişmeler var. Ama gideceğimiz yol hâlâ çok.
Kürt sorununda Cumhuriyet’in başından bu yana izlenen inkâr ve baskı politikasının sonuç vermediği ve ülkeye, hem Kürtlere hem Türklere çok büyük bedellere mal olduğu ortada. Bu politikanın en katı takipçileri generaller bile çözümün silahla olamayacağının artık farkındalar. AK Parti hükümetinin çözüm için yeni yol ve yöntemler araştırması da bunun sonucu. En azından konu, şimdi geçmişe oranla oldukça yaygın ve serbest biçimde tartışılıyor. Türk kesiminde barışçı ve demokratik, adil bir çözüm için görüş belirten, çaba gösteren küçümsenmeyecek bir entellektüel birikim var. Uluslararası planda da gerek ABD gerek AB Türkiye’yi bu doğrultuda teşvik ediyor. Bütün bunlar elbette önemli.
Öte yandan çözüm pek yakın da değil. Çünkü politika değişikliğine, barışçı ve adil bir çözüme direnen statükocu güçler hâlâ oldukça etkinler. Kürt sorununun çözümüyle birlikte, onların seksen, hatta yüz yıldır inşa ettikleri tek renkli, baskıcı, faşizan sistem çökecektir. Onların buna karşı direnmemeleri beklenemez. Üstelik bu sistemi kurmak ve ayakta tutmak için boğazlarına kadar suça batmışlar, suçluların telaşı içindeler. Değişim için kitleleri kazanmak ve bu tutucu güçlerin direncini kırmak gerekir. Bu ise zaman alacaktır.
Özelikle 2009 yılında çözüldü çözülecek diye iç ve dış kamuoyunu heyecanlandıran gelişmelerden sonra şimdi Kürtlere karşı linç girişimleri giderek yaygınlaşıyor... Türk kamuoyu, aydınları ve demokratları nerede? Türk ve Kürtlerin Türkiye’nin resmi sınırları içinde birlikte ve ortak yaşamaları zedelendi mi?
Bu yüz yıldır inşa edilen katı, baskıcı bir yapıdır ve ona uygun bir toplumsal koşullanma var. Toplumda güçlü fobiler ve önyargılar oluşmuş. Bunun bir anda değişmesi kolay değil. Değişim inişli çıkışlı ve sancılı olacaktır. İspanya’nın AB ile bütünleşme sürecinde, faşizmin çözüldüğü bir aşamada, faşist güçlerin son kanlı saldırılarını hatırlayalım. Bu umutsuzca bir çırpınma idi, son kurbanlarını aldı, ama gelişmeyi durduramadı. Kanımca Türkiye’de yaşanan da, tıpkısı olmasa bile, bir benzeridir.
Elbet, bu iniş çıkışlar sırasında toplum yeni acılar çekebilir, zaman zaman umutlar yükselir, zaman zaman da tersi olur. Ama kanımca gidiş değişim yönündedir ve eski sistem artık çöküşle yüz yüze gelmiştir. Sistemin sahipleri bu gidişi önlemek ve tersine çevirmek için geçici başarılar sağlayamazlar mı? Bu mümkündür. Ama böyle bir şey ülkeye çok büyük bedellere mal olacaktır. Saddam da Baasçı rejimin çöküşünü önlemek için direndi ve bunun Irak’a nelere mal olduğunu gördük. Çılgınlığın mantığı yoktur.
Son dönemde Kürtlere ve son olarak Romenlere karşı yaşanan linç olayları, buna karşılık Kürt toplumunda oluşan güvensizlik ve her iki halk arasında baş gösterebilecek bir çatışma ihtimali elbette kaygı verici. Biz Kürtler, Türk aydınları ve demokratları nerde, diye sorabiliriz. Ama işin ilginci, onlar da şu sıralar, “Kürt aydınları ve demokratları nerde?” diye soruyorlar. Bizi, Kürt örgütlerinin bu tür gerilimlere yol açan yanlışlarını eleştirmeye, engellemeye çağırıyorlar. Doğrusu, aydın ve demokrat insanlar bakımından karşılıklı olarak iki tarafa da iş düşüyor ve iki tarafın da işi zor...
Ama umarız ülke böylesi çılgınlıklara sahne olmadan, kanlı boğazlaşmalar yaşanmadan, her iki halk için de daha fazla acılar çekilmeden değişim süreci bu engelleri aşar ve aydınlığa çıkarız, barışa ve gerçek bir demokrasiye ulaşırız. Bu topraklar üzerinde ortak bir yaşamı, ama bu kez eşitlik ve gönüllülük temelinde birlikte oluşturabiliriz.
Dağdan inmelerden sonra AKP’nin istemiyle gelişler durduruldu, ardından da DTP kapatıldı. Bunun ardından halk tarafından seçilmiş politikacılara ve belediye başkanlarına yönelik son operasyonlar geldi. Sizce bütün bunlar neyi amaçlıyor? Bu tür politikalar sorununun çözümüne ne kadar hizmet edebilir? Kürtlere legal siyaset zemini kapatılmak mı isteniyor ? Başka bir deyişle simdi neredeyiz veya nereye gidiyoruz ? Peki hâlâ umutlu musunuz ?
Bütün bunlar ne yazık ki olumsuz gelişmeler ve açılım sürecine hizmet etmez. Öncelikle Kandil ve Mahmur’dan dönüşler sırasında PKK gereksiz ve yersiz bir abartmaya gitti, olaya bir zafer görüntüsü verdi ve bu Türk kamuoyunu kışkırttı, daha doğrusu kışkırtıcılara fırsat verdi. Oysa ortada bir zafer filan yoktu. Bu, barış sürecine hizmet için sembolik bir silah bırakma ve dönüş olayı idi. AK Parti’nin kışkırtma ve tepkiler karşısında telaşa kapılıp geri adım atması ise bence yanlış oldu.
DTP’nin kapatılması hükümetin tercihiydi diyemem; çünkü hem bu kapama açılım sürecini zora soktu, hem de AK Parti’nin kendisi de aynı Anayasa Mahkemesi tarafından kapanmaktan kıl payı kurtuldu. Ama AK Parti DTP’ye yönelik kapatma davasıyla ilgili olarak iyi sınav vermedi. Hem gerekli yasal değişikliklere gitmedi, hem de Cemil Çiçek ve Burhan Kuzu da içinde, bazı AK Partililer kapanmayı doğal gösterecek açıklamalar yaptılar.
Bunun ardından DTP’li politikacılara ve belediye başkanlarına yönelik operasyon, üstelik operasyon sırasında sergilenen tavırlar, örneğin göz altına alınanların plastik kelepçeye vurulup, sıraya dizilip adliyeye götürülmeleri ise işin tuzu biberi oldu. Hükümetin bu operasyonla ilgili rolü, etkisi ne, bilemeyiz. Yargı ne yazık ki birçok olayda taraf durumunda; kimin neyi, hangi amaçla yaptığını bilmek kolay değil. Ama hükümetin operasyonu desteklemediğine, yanlış bulduğuna dair bir açıklama yok.
Bütün bunlarla açılım süreci büyük darbe yedi, bölgede uyanmış umutlar önemli derecede söndü. Üstelik Kürtler bir kez daha devletin kendilerine yasal kapıları kapadığını gördüler.
Buna rağmen umutlarımı tümden yitirmedim. Bence, açılım yanlısı herkes de yitirmemeli. Çünkü başka türlüsü havlu atmak olur. Kürt sorununun çözümünün kolay olmadığını biliyoruz. Bu doğrultudaki irili ufaklı adımların atılması, örneğin Kürtlere legal siyaset yolunun tam olarak açılması da öyle. Sabırla çabalarımızı sürdürmekten başka seçeneğimiz yok. Zaman bizden yana, bundan ise kuşkum yok.
Neden tıkanma yaşandı? Sizce ‘açılımda’ hangi eksikler ve yanlıişlıklar vardı? MHP ve CHP’nın rol ve misyonu? Ordu, başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin gelişmesini önleyen sorunların çözümünde ne kadar taraf veya karşıt?
Bir kere açılıma karşı güçler, statükocu kesim, daha başından beri can havliyle direndi. MHP ve CHP bu işi tam bir kışkırtıcılığa vardırdılar. Toplumun yıllar yılı oluşturulmuş korkularına, önyargılarına seslendiler. Asker ve sivil bürokrasi içinde de, başta ordu ve yargı, açılıma karşı güçlü bir direnç var. Askerler, sorunun silahla çözülmeyeceğini görmüş olmalarına rağmen, Kürt sorununda bir politika değişikliğine ve genel olarak demokratikleşmeye evet diyemiyorlar. Çünkü askeri vesayetin ve öteki imtiyazlarının sürmesi statükonun korunmasına bağlı. Sonuç olarak bu kesim bir cephe halinde sorunların çözümüne karşı, demokratikleşmeye karşı, AB üyeliğine karşı.
Ama bu kesimlerin tavrı anlaşılırdır ve bu direnç bekleniyordu. Bunların tutumu elbet, tarihsel olarak kapıya dayanmış bir değişim gereğine engeller çıkarır, onun hızını keser, ama tümden önleyemez. Bence açılımı asıl zora sokan, onu başlatmış ve açılım yanlısı olması gereken kesimlerin hataları ve yanlışlarıdır.
Bunlardan hükümet sürece öncülük etmekle birlikte hep ürkek göründü, açılım karşıtlarının tepkileri karşısında yeter kararlılıkla hareket edemedi. Açık, net bir çözüm programı ortaya koyamadı. Hadi bu bir dereceye kadar anlaşılır, köklü ve adil bir çözüm bir anda mümkün değil. Hükümet böylesi bir çözüm programını şu anda, istese bile ortaya koyamaz. Bunun bilincindeyiz. Ama hükümet, yakın vadede atabileceği somut adımları da atmadı. Örneğin silah bırakacakların dönüşünü, bunun yanı sıra Avrupa’dan dönüşleri kolaylaştıracak bir yasal düzenleme... Bunun pişmanlık yasası ile olamayacağı açık. Silahların bırakılması ortamı çok rahatlatırdı. Bunun yanı sıra siyasete yolun açılması, bu kapsamda siyasi partiler ve seçim yasalarının demokratikleştirilmesi, yüzde 10 barajının kaldırılması veya düşürülmesi vb. somut ve güven verici adımlar...
Ayrıca hükümet açılım sürecinin başarısı için Kürt örgütleri ve kurumlarıyla, örneğin DTP ile iyi bir diyalog sağlayamadı; hatta Başbakan DTP’yi muhatap bile almadı, buna hiç de gerekli olmayan şartlar koştu.
Hükümet bunları yapmadığı gibi, ilk ekibin dönüşü sırasında yaşananlardan ürküp dönüşleri durdurdu. Bunun yanı sıra DTP’nin kapanması sürecinde ve son operasyonlarla ilgili olarak da açık, demokratik bir tavır sergileyemedi.
Ama bu duruma gelinmesinde hatalar ve yanlışlar yalnızca hükümete ait değil. PKK-DTP kesimi de büyük yanlışlar yaptı. Örneğin Ergenekon davasına ve açılım sürecine gereken desteği vermezken, bir de onu zora sokan eylemlere yol açtılar. Örneğin Öcalan’ın İmralı’daki koşulları gerekçe gösterilerek düzenlenen ve daha baştan şiddete yönelen, can kayıplarına yol açan sokak eylemleri. Üstüne üstlük tam bir provokasyon olan Reşadiye olayı... PKK bunu üstlendi. Bu eylemler açılım karşıtlarının ekmeğine yağ sürdü. Ayrıca, hem AK Parti’nin elini zayıflattı, hem de bizzat AK Parti içinde açılıma karşı tepkilere yol açtı. Oysa Kürt tarafının yapacağı, hükümeti açılım konusunda zora sokacak eylemler değil, bunu kolaylaştıracak bir tutumdu.

Ergenekon operasyonlarından sonra şimdi ise Türk Gladyosu olarak belirtilen Özel Kuvvetler Komutanlığı veya Özel Harp Dairesi merkezindeki “Kozmik oda”a girildi deniliyor, bir sonuç bekliyor musunuz?
Bundan Ergenekon’un sırları, ya da işlediği onca melanete ilişkin dosyalar, deliller çıkar mı? Pek iyimser değilim. Çünkü minareyi çalan kılıfını hazırlamıştır, yargıcın arama yapmasından önce tedbirlerini almışlardır. Ayrıca, önemli bilgilere ulaşılsa bile, Susurluk olayında olduğu gibi, bir bölümü “devlet sırrı” sayılıp kamuoyuna açıklanmayabilir.
Buna rağmen, kendisini dokunulmaz gören Özel Harp Dairesi’nin, yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın merkezine yargıç kararıyla girilip arama yapılmış olması bir ilktir ve bu başlıbaşına çok önemlidir. Ayrıca, “sır” denenler açıklansa da açıklanmasa da, devlet içindeki bu çeteleşme ve onun işlediği akıl almaz suçlar kamuoyu için bir sır değil ve onları gizlemenin bir yararı yoktur.
Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın merkezinde yapılan son aramadan sonra bazı çevreler, bunu sivil faşizm hazırlığı olarak nitelediler. Bunlar AKP’nin bir polis devleti kurma peşinde olduğunu ileri sürüyorlar. Bu iddiaların bir geçerliği var mı?
Bence bu tür iddiaların gerçekle bir ilgisi yok. Bunu iddia eden çevreler, öteden beri statükocu kesim. Bunlar bugüne kadar darbe girişimlerine karşı çıkmadılar, Ergenekon’u açık kapalı desteklediler, demokratikleşme çabalarına ve açılıma karşı hep direndiler. Bu kesimlerin şimdi sözde faşizm karşıtı ve demokrasi yanlısı görünerek, bu perde altında AK Parti’ye karşı açtıkları kampanya inandırıcı değil. Nabi Yağcı’nın pek isabetli deyişiyle bu, statükocu güçlerin demokrasiye ve değişime karşı yeni majino hattı.
Faşizm ve diktatörlük istemeyenin öncelikle demokratik bir tavrı olur. Kürt açılımını, bir bütün olarak demokratikleşme çabalarını destekler, savaşa karşı olur, militarizme karşı tavır alır. Bir başka deyişle, en azından AK Parti’den daha demokrat olur! Bugün AK Parti’ye karşı sözde laiklik, cumhuriyet, ulusalcılık vs. adına cephe alanlar, zaten bunları yapsa hem ülke hızla demokratikleşir, hem de her türlü diktatörlük tehlikesi ortadan kalkar. Türkiye demokratik ülkeler kervanına katılır, sorunlarını çözer, gelişir ve çağ atlar. Böyle bir durumda, varsayalım ki AK Parti’nin böylesine gizli hesapları, diktatörlük eğilimleri varsa, bunun da ortamı asla olmaz, yani demokrasi güçleri bir geri gidişe meydan vermez.
Ama işin garibi, AK Parti’yi hak ve özgürlükler için tehlike olarak gösterenlerin kendileri, ondan çok daha gerideler; her türlü demokratik adıma, her türden reforma, sorun çözmeye karşı çıkıyor, militarizme destek veriyor, darbe girişimlerinden medet umuyorlar.
Şu anda ‘Demokratik açılım ve Kürt sorununun çözümü’ konusunda biraz sessizleştikleri gözlenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yeni bir come-back (geri dönüş) yapacaklar mı?
Eğer yeni olumsuz gelişmeler olmazsa, Gül’ün ve Erdoğan’ın, şu anda bir durgunluğa giren süreci yeniden canlandırmaları beklenir. Yaşanan güçlükler karşısında ondan vazgeçmeleri veya kendi haline bırakmaları ise bir fiyasko olur. Böyle bir durumda AK Parti’nin yarattığı tüm umutlar söner ve ülke daha da ağırlaşacak sorunlar altında bunalır. Bunun sonuçları AK Parti için de her iki halk için de çok acı olur.
Türkiye’nın yakın müttefiki ve dostu ABD’nin ve özelikle Avrupa Birliği’nin soruna yaklaşımını nasıl
görüyorsunuz, sizce bu çevreler yeterli çaba harcıyorlar mı?
Soğuk savaş döneminde ABD’nin ve NATO’nun Kürt sorununa ve genel olarak ülkemizdeki demokrasi mücadelesine yaklaşımı olumsuzdu. Zaten şu ünlü Kontrgerilla (Gladyo, Ergenekon vb.) onların eseri. Türkiye ve Yunanistan’da askeri darbeler hep ABD ve NATO desteğiyle gerçekleşti. Ama 1990’lı yıllardan itibaren durum değişti, Türkiye hariç, Gladyo ve benzeri örgütler Avrupa ülkelerinde tasfiye edildi. ABD ve AB Türkiye’de demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü çabalarına destek verir, Türkiye’yi bu konuda teşvik eder oldular. (AB daha önce de bir ölçüde bunu yapıyordu). Bu aynı zamanda kendilerinin de çıkarına.
Bu destek yeterli mi, bu tartışılabilir. Ama bence bu desteğin var olması önemlidir. Öyle olmasa belki Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül benzeri bir-iki darbe daha yaşanmıştı...
Görüşlerine katılmadığınız biliniyor, ama yine de sormak istiyorum: İmrali ve Kandil’in, legal alan da dahil, Kürt mücadelesi üzerindeki etki ve gücü hiç de küçünmeseyecek kadar. Peki eğer devlet-ordu-hükümet isterse, Abdullah Öcalan ile oturup konuşurlarsa nihai çözüm için kapılar açılır mı? PKK ve etrafındaki KCK ile Kongra Gel’in Öcalan ile ilgili hassasiyet açıklamaları dikkate alındığında, Öcalan’ın serbest bırakılmasıyla silahlı mücadele biter mi?
Haklısınız, PKK ile görüşlerimiz pek çok konuda farklı; ama onun Kuzey’deki Kürt politikası üzerindeki etkisinin de farkındayım. Bu sorunu çözmek isteyen, en başta da silahların susmasını isteyen (ki bence bu ilk halkalardan biri), PKK ile ve elbet Öcalan’la, dolaylı dolaysız görüşmeli. PKK’nın etkisindeki legal oluşumlarla ise (dün DTP idi, bugün BDP) hele hele görüşülmeli.
Öcalan’ın durumu malum. İmralı’da içinde bulunduğu koşullarda özgür iradesiyle davranabildiği kanısında değilim. Derin devletin etkilerine açık ve derin devlet çözüm istemiyor... Ben bunu onlarca kez söyledim ve yazdım. Bu nedenle gerek çözüm bekleyen Kürtler, gerekse açılım süreciyle Kürt sorununu da çözeceğini dile getiren hükümet, bunu göz önüne almalı. Ama bunu bilmek, Öcalan ve PKK ile görüşmeye engel olmamalı. Özellikle derin devletin olumsuz etkileri azaltılmak isteniyorsa... Çünkü kaale almadığınızda, salt suçlamakla yetindiğinizde derin devletin kanatları altına daha çok itersiniz.
Öcalan’ın serbest bırakılmasına veya taraftarlarının talebine uygun olarak bir eve çıkarılıp orada gözaltında tutulmasına gelince... Keşke hükümet bunu yapabilse. Hatta bir af çıkarıp öteki siyasi tutuklu ve hükümlülerle birlikte Öcalan’ı da serbest bıraksa... Varsın legal partisini İmralı’dan değil de, dışarda yönetsin. Kitleler de onu görsün, tanısın... Ama bu, şu aşamada zor. Hükümet bunu yapamaz ve böyle bir talep gerçekçi değil. Bence şu aşamada en azından, Öcalan’ı İmralı’dan çıkarıp derin devletin elinin ulaşmayacağı bir cezaevinde, Adalet Bakanlığı’nın denetiminde olmasını sağlamak lazım. Eğer açılıma olumlu katkı sunması isteniyorsa...
Silahlı mücadelenin sona erip ermemesi ise Öcalan’ın serbest bırakılmasına bağlı bir olay değil. İstense silahlar daha önce de tümten susabilirdi. Nitekim Öcalan İmralı’ya konduktan hemen sonra, yani daha 10 yıl önce, silahları tek yanlı susturdu, hatta savaşı artık sona erdirdiğini açıkladı. Silahlı güçlerini devletin de onayı ile Güney’e çekti. PKK 4-5 yıl süreyle en küçük bir silahlı eylem yapmadı. Zaten PKK adını da terk etti; bağımsız, federe veya otonom Kürdistan talebini de. Hatta Öcalan, bir af çıkırılsın, dağdakiler tümden silah bırakabilir dedi ve PKK da bunu kabul etti. Ama devlet buna yanaşmadı ve bu barışçı ortam 2004 yılından itibaren bozuldu, yeniden çatışma ortamına geçildi. Bu tam da Ayışığı, Sarıkız gibi darbe hazırlıklarına rastlıyor...
Kısacası, silahların susmasının önünde engel olan ne Öcalan, ne PKK. Engel devletin kendisi veya derini... Ben bunu görmeyenlere şaşıyorum. Görüp de söyleyemeyenlere veya bile bile gizleyenlere ise diyeceğim yok zaten.
Sizce ne yapmak gerekir? Yaşamını siayesete adayan 73 yaşındaki hukukçu, politikacı, edebiyatçı ve insan Burkay, savaşın taraflarına ‘Kürt – Türk barışı’ için hangi önerilerde bulunmak ister ?
Aslında yeni bir şey söyleyecek değilim. Her zamanki söylediklerimi söyleyeceğim. Kürtler arasından da yanlış yapanlar çıkabilir ve çıkıyor. Ama bu sorunun yüz yılı aşkındır var olmasının ve yaşanan çatışma ortamının sorumlusu Kürt halkı değil. Kürtler bu ülkenin binlerce yıllık sakinleri ve her halk gibi kendi kimlikleri, kültürleri ile özgürce yaşamaya hakları var. İstedikleri de budur. Kürtlerin hakları tanınsa çatışma olmazdı ve barış içinde bir arada yaşamanın biçimini bulabilirdik. İviçre’de, Belçika’da, İspanya’da, Kanada’da ve dünyanın daha nice uygar ülkesinde olduğu gibi. Şimdi de aynı şeyi yapabiliriz.
Bu savaşın ne Türklere, ne Kürtlere bir yararı yok. O iki tarafa da acı ve gözyaşından başka bir şey getirmedi, getiremez. Savaşı sürdürmek isteyenler bunu, “vatan-millet” perdesi alında gizleseler de, gerçekte kendi bencil, aşağılık çıkarları için yapıyorlar. Bu nedenle bir an önce adil bir çözüme ve barışa yönelmeliyiz. Bu ise eşitlik temelinde olur ve bize göre bunun biçimi federal bir birliktir, Güney Kürdistan-Irak örneğinde olduğu gibi.
Eşitlik temelinde bir çözüme hangi Kürt itiraz eder? Ve herhangi bir Türk’ün eşitliğe itiraz etmesi için haklı nedeni olabilir mi?
Açılım süreci bir fırsattır. Eğer iyi yönetilir, eğer barış, demokrasi ve özgürlük isteyen tüm taraflar bu sürece iyi niyetle destek verirlerse başarırız. Elbet, Her şeyin bir anda olup bitmesini, köklü bir çözümün hemen yarın gerçekleşmesini beklemiyorum. Gerçekçiyim. Bunun için zamana gerek var ve oraya adım adım ilerleyeceğiz.
Hükümet öncelikle, çözüm karşıtı güçlerin şamata ve kışkırtmasından etkilenmemeli, kararlı olmalı. Bir yandan Türkiye kamuoyunu barışın ve çözümün önemi ve gereği konusunda ayrınlatmak için iyi bir kampanya yürütmeli, öte yandan Kürt tarafındaki tüm aktörlerle dolaylı dolaysız görüşmeli. Buna Öcalan ve PKK da dahil. Bunun yanı sıra güven verici somut adımları atmalı. Bunların bazısına az önce değinmiştim. Kürt kesimi ise açılım sürecinde hükümeti yalnız bırakmamalı, destek vermeli; onu daha ileri adımlar için teşvik etmeli.
Sayın Burkay, şiir yazmaya devam ediyor musunuz? Ediyorsanız ve yayınlanmamış bir şiiriniz varsa, lütfen AKnews aracılığıyla bunu duyurabilir miyiz?
Evet, geçtiğimiz yıl toplu şiirlerim “Gülümse”de, önceki beş kitabımla birlikte yayınlanan son şiir kitabımın (Gecenin koynunda Bir Adam) ardından da bazı şiirler yazdım. İşte onlardan biri, “Gece” adlı şiirim…
 Foto: Celal Gül
GECE Gümüşsü bir akşam sessizliği Bir çigan müziği içten içe Ansızın çalar saati Sanki mutluluğun * Gecenin imbiğinde dost yüzleri İçimi ısıtır Dingin bir ırmak gibi Usul usul akan hayat Yüreğim barış içinde Anılar ve yaşama sevinci * En tatlı sözleri, renkli düşleri Geceye serptim Kentin yorganını örttüm
Temmuz 2009
PORTRE / KEMAL BURKAY
Kemal Burkay 1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt ilçesinin Dırban (Kızılkale) köyünde doğdu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü’ne girdi. 1955 yılında öğretmen oldu. Daha sonra girdiği Ankara Hukuk Fakültesi’ni, 1960 yılında bitirdi. Adana’nın Osmaniye ilçesinde kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964 yılında Elazığ’da serbest avukatlığa başladı.
Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikâyeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı “Yaşamanın Ötesinde” Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı “Prangalar” 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ’da “Çıra” adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.
Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP’in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu’na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. 1969 yılında TİP’in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara’da yine serbest avukatlığa başladı.
Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte illegal Kürdistan Sosyalist Partisi’ni (PSK) kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardı. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında Mehdi Zana’yı Diyarbakır’dan, 1979 yılında ise Urfan Alpaslan’ı Ağrı’dan belediye başkanı seçtirmişti.
Burkay, Mart 1980’de yurt dışına çıktı. İsveç’ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını halen çoğunlukla bu ülkede sürdürüyor. İki defa evlenen Kemal Burkay, dördü kız, biri erkek beş çocuk babası
Roni Alasor /AKnews
Resimler: Ramazan Kerpeten (CHA)
--------------------
Dengê Kurdistan |