|

Burkay: Öcalan 33 er olayını üstlenmek zorunda kaldıklarını açıklamıştı
CİHAN Haber ajansı adına gazeteci Ramazan Kerpeten’le yapılan bu söyleşi Zaman, Bugün ve Yeni Şafak gazetelerinde, ayrıca Kanal 7 ve diğer bazı TV kanallarında yayımlandı. Söyleşi 10 Aralık günü ve daha PKK Tokat olayını üstlenmeden yapılmıştı. 11 Aralık tarihli Zaman gazetesindeki konuşma metnini, Burkay arkadaşımızın dil yönünden yaptığı bazı düzeltmelerle yayımlıyoruz.(Dengê Kurdistan)
İsveç'te yaşayan Kürt aydın ve siyasetçi Kemal Burkay, Türkiye'deki son gelişmeleri ve demokratik açılım sürecini değerlendirdi. Stockholm'deki bürosunda dün Cihan Haber Ajansı'na özel mülakat veren Burkay, son şehit haberlerini değerlendirirken çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ile yaptığı bazı konuşmaları da aktaran Burkay, yaşanan acı olayların arkasındaki "derin yapıya" işaret etti. Geçmiş yıllardaki tecrübelerine dayanarak, son olayların arkasındakilere ve oynanan tezgâha işaret eden Burkay, artık halkın bu oyunlara gelmeyeceğini ve birlik içinde bunların aşılabileceğini kaydediyor. Öcalan'ın hapishane şartları bahane edilerek yapılan sokak olaylarının perde arkası da dahil, DTP'nin içinde bulunduğu durum ve parti kapatma ihtimalini değerlendiren Burkay, önemli tespitlerde bulunuyor. Burkay'ın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:
BUNDAN ÖNCEKİ BİRÇOK OLAY DA PKK'YA ÜSTLENDİRİLMİŞTİ
-Türkiye şehit haberleriyle sarsılıyor. Bir yerlerde molotofkokteylli saldırılar oluyor, askerlere pusu kuruluyor. En son Tokat Reşadiye'de şehit edilen askerler... Cumhurbaşkanı Gül, son gelişmeleri değerlendirirken "Ne zaman çözüm konuşulsa bir yerlerde patlamalar oluyor" diyor. Bu son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sayın Cumhurbaşkanı'nın dediklerine katılıyorum. Reşadiye olayı da bana göre bir provokasyon. Başbakan da aynısını söylemiş, "Tertip ve provokasyon" demişti. Benim bunda hiçbir kuşkum yok. Olay, 1993'deki 33 askerin öldürülmesi olayına çok benziyor. Biliyorsunuz, o dönemde de bir yumuşama süreci vardı ve Özal eliyle başlatılmıştı. Silahların tümden susturulması, Kürt sorununa bir çözüm bulunması amaçlanıyordu. Hem iç hem de dış kamuoyunda umutlar belirmişti. Gerçekten de çok iyi bir ortam oluşmuştu. O süreç 33 askerin ölümüyle birlikte bıçak gibi kesildi. O zaman da bu olayın bir provokasyon olduğunu düşünmüştüm. Nitekim o dönemde Öcalan ile bir protokol yapmıştık ve telefon irtibatımız vardı. Önemli durumlarda birbirimize telefon açabiliyorduk. Bu olaydan hemen sonra kendisini telefonla arayıp 33 askerin öldürülmesi olayını sormuş ve var olan olumlu havanın, 33 askerin öldürülmesiyle birlikte bozulduğunu söylemiştim. Bunu niye yaptıklarını sorduğumda bana aynen şunları söyledi: "Benim de haberim yok, ama sahip çıkmak zorunda kaldım."
-Bunları bizzat Öcalan mı söylemişti size telefonda?
Evet, tabii.
-Askerleri aslında kimlerin öldürdüğünü söyledi mi peki?
Onu söylemedi, ben de sormadım kendisine. Sadece bu sürece zarar verdiğini söyledim ona. O da sahiplenmek zorunda kaldıklarını ifade etmişti. Ben Öcalan'ı şahıs olarak iyi tanıyorum. Bence o konuda doğru söylüyordu. Yani saldırılardan onun bile haberi yoktu. Ama neticede o zamanki yumuşama dönemi bıçak gibi kesilmişti. Ben o dönemde Avrupa Parlamentosu Politik Komisyonu’nda bir konuşma yapmak için davet edilmiştim, bu olaylardan 2 gün sonra bir konuşma yapmıştım. Hem iç hem de dış kamuoyunda dönemin hükümetince demokratik bir çözüm bulunması yönünde olumlu bir beklenti vardı. Ama 33 askerin katli olayı büyük tepki oluşturmuştu. Özal da çözüm yanlısı bir insandı, ama o provokasyon ile çözüm kesintiye uğradı. Savaş yeniden hızlandı ve çok kanlar döküldü yine.
REŞADİYE OLAYINI BEKLİYORDUM
-Bugün de benzer haberler kamuoyunu sarsıyor.
Evet, şimdi benzer bir durum var. AK Parti'nin başlattığı açılım süreci, umutlar yarattı; hem yurt içinde, hem de yurt dışında. Ama ne yazık ki statükocu güçler, savaş lobisi, barış karşıtları ilk günden itibaren sürece çok büyük tepki gösterdiler, bu malum. En başta da MHP-CHP, Baykal-Bahçeli. Bunlar sürekli olarak kamuoyunu kışkırttılar, kamuoyunun korkularına seslendiler. Oysa hükümet iyi niyetlerle bir açılım başlatmıştı ve gerçekten de çözüm yönünde adımlar atmak istiyor. Karşı olanların ise hiçbir projesi yok, sadece engellemeye çalışıyorlar. Bu ortamda Reşadiye olayının gelmesi sürpriz olmadı. Böyle bir şeyin olmasını bekliyordum şahsen ve bundan kaygı duyuyordum. Bir çok kimsenin de aynı kaygıları duyduğunu zannediyorum. Her yumuşama döneminde, her demokratik bir adım atılması aşamasında böylesi olaylar oluyor.
-Bundan önceki röportajınızda da 'Muhtemel provokasyonlara karşı hazırlıklı olunması' uyarısında bulunmuştunuz.
Evet. Çünkü böylesi her gelişmenin ardından ya bir bomba patlıyor, ya insanlar katlediliyor, suikastlar oluyor, ya karakol baskınları oluyor. Böylece süreç sabote ediliyor, kamuoyu da -yeniden savaş yönünde- kışkırtılıyor.
33 ASKER, KORUMASIZ ÖLÜME GÖNDERİLDİ
-1993'te 33 erin şehit edilmesi meselesini Öcalan'ın "Üstlenmek zorunda kaldığını" söylediğini aktardınız. Peki, bugünkü olaylarla birlikte geçmiş olayları da göz önünde bulundurursak, bu işin asıl failleri kimler sizce?
Benim düşüncem şu: O dönemde ateşkesle birlikte çözüm yönünde çabalar başladı ve savaş yanlısı çevreler sıkıştılar. Hem içerde, hem de dışarıda savaşa şartlanmış olanlar, bundan menfaat umanlar... Hem militarist kesimden, hem de bu durumlardan faydalanmak isteyen dış mihraklar… İşte bunlar, el birliğiyle yumuşama sürecini sabote etmeye çalıştılar ve ettiler de.
-Bu nasıl yapıldı peki?
Bir kere, bu 33 asker korumasız olarak gönderildi Bingöl'e ve Bingöl yakınlarında yolları kesildi. Ordu aynı dönemlerde operasyon yapmaya devam ediyordu; yani yumuşama süreciyle hiç de uyuşmayan bir şekilde. Bingöl çevresinde köyler yakılıyor, siviller öldürülüyordu... Şimdi böylesine bir ortamda o kadar asker korumasız bir şekilde otobüsle gönderiliyor? Üstelik, uçakla gönderilmeleri istendiği halde, bu yönde bir karar olduğu halde. Ben bunların kurban olarak PKK'ya teslim edildiğini ve PKK'nın içinde irtibatta oldukları kimselerle bu cinayetin, bu akıl almaz cinayetin işlendiği kanısındayım. Sonradan ortaya çıkan kanıtlar da bu kanımı destekledi. Bizzat o saldırıdan yaralı olarak kurtulan askerlerin verdiği bazı bilgiler var. Yani bu olayın üzerinde çok ciddi kuşkular var. Bu işin önceden planlandığı, bu insanların süreci sabote etmek için kurban seçildikleri ve planın çok acımasızca, vicdansızca olduğu anlaşılıyor.
DAĞLICA VE AKTÜTÜN'DE DE AYNI OYUN OYNANDI
-Dağlıca ve Aktütün baskınlarıyla ilgili de benzer tartışmalar gündemde.
Evet, Aktütün'de de, Dağlıca'da da benim kanım oydu; nitekim Taraf Gazetesi de konuyu kamuoyunun gündemine getirdi ve daha sonra da bunun kanıtları ortaya döküldü. Yani bu askerler korunmadılar. Baskın olacağı günler öncesinden bilindiği halde komutanları yoktu. Subayların hiçbirisi ortada yoktu; kimisi düğüne, kimisi başka yerleree gitmişti. Yardımlar çok sonra geldi. Bu ve buna benzer bilgiler... Böylesine acımasızca oyunlar oynanıyor, yumuşamayı sabote etmek için, bu savaşın durmaması için. Ne yazık ki bunlar kamuoyunun gözleri önünde yapılıyor ve birtakım çevreler bütün bunlara rağmen kamuoyunu kışkırtmak için uğraşıyorlar. Çünkü bana göre bu, onların son çareleri. Ergenekon, kuyruğu kıstırmış durumda. Önemli adamları şu an yargılanıyor, daha henüz yakalanmayan epey de insan var, bu Ergenekon yapılanmasının içerisinde. Şimdi bu adamlar kuyruklarını, paçalarını kurtarmak için eski yöntemleri deniyorlar; yani yeni suikastlar, yeni kışkırtmalar... Böylece bu süreci sabote etme… Kanımca, bu yalnızca Kürt halkına karşı değil, Türk halkına karşı da bir düşmanlık. Zira böylece ülke barış yüzü görmüyor, kan dökülmeye devam ediyor; sağlığa, eğitime, iş imkânlarına ayrılabilecek dev kaynaklar bu savaşa gidiyor. Bu işte ne Kürt halkının, ne de Türk halkının bir yararı var. Türkiye demokratikleşemiyor, istikrara kavuşamıyor bir türlü. Belli ki bazı derin odaklar savaşa koşullanmış. Bu yaptıkları da suçluların telaşıdır.
BUNDAN SONRA OLACAKLARIN VEBALİ BAYKAL ve BAHÇELİ'NİN...
-Muhalefetin de bu dönemeçte çok kritik açıklamaları var. Bahçeli daha önceden Türk halkından dağa bile çıkılabileceğinden bahsetmişti, şimdilerde ise Türk halkının da ayağa kalkabileceğinden bahsetti. Baykal da bütün olayların açılım çalışmalarından kaynaklandığı mealindeaçıklamaları oldu. Muhalefetin bu tür yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerek Bahçeli'nin, gerekse Baykal'ın tutumlarını çok sorumsuzca buluyorum. Onların tavırları ne Türk halkına, ne de Kürt halkına bir hizmet etmiyor. Bu demokratik açılım sürecini sabote etmeye çalıştılar, bu çok açık. Ta başından beri kitlelerin korkularına seslendiler, kitleleri kışkırttılar. Son Reşadiye olayıyla buna daha da bir hız vermiş durumdalar, ellerine bir fırsat geçmiş gibi. "Açılım artık sona erdi" filan diyorlar, neredeyse bayram yapıyorlar. Bu, sorumlu politikacıların yapacağı iş değil. Ülkesinde barış isteyen, istikrar isteyen politikacıların yapacağı işler değil bunlarınki. Bahçeli ve Baykal geçmişte yaşıyor, bu çağda yaşamıyorlar. Statükoyu korumak için böylesine sorumsuzca davranıyorlar. Şimdi yeni şehitler üzerine tekrar bir kampanya başlattılar, bence timsah gözyaşları döküyorlar. Çünkü bu insanların ölmesi, onların izlediği politikaların bir sonucudur.
-Gazete manşetlerine de yansıdı geçenlerde, şehit olan askerlerin yakınları, "Ölen de öldüren de bizim çocuklarımız, bu kan durdurulsun artık" dedi. Gerçekten canı yananlar bu işin makul çözümünden yana.
Doğru; şehit aileleri, bu savaşın ne kadar anlamsız olduğunun farkındalar. Ve onların sesleri yavaş yavaş yükseliyor. Buna rağmen, politikacıların yüreği taşlaşmış! Bu insanların ölmesinde onların çok büyük sorumluluğu var. Çünkü çatışmanın ve akan kanın durmasını engelliyorlar. Hükümetin başlattığı bu süreci desteklemeleri gerekiyordu, destekleselerdi bu çatışmalar çoktan durmuştu, bu insanlar da belki ölmeyecekti. Bundan sonra da insanlar ölecekse, iki taraftan da kanlar akacaksa bu; savaş yanlısı olan, çözüm ve açılım karşıtı olan çevrelerin sorumluluğunda olacaktır. Bu insanlar, bunu vatan millet edebiyatı eşliğinde yürütüyorlar; Baykal ve Bahçeli.
-Bundan sonra olacakların vebalinin onların üstünde kalacağını mı söylüyorsunuz?
Evet, aynen öyle söylüyorum.
DTP, DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİNDE ÜZERİNE DÜŞEN ROLÜ ARTIK OYNAMALI
-Bir de dağdan inme süreci vardı. Bu konuya gelmek istiyorum. İlk dağdan inen grubun karşılanmasında kamuoyunun tepkisine yol açan bazı 'zafer' kutlamaları oldu, görüntüler halkın bir kesiminde tepkiye yol açtı ve iniş süreci akim kaldı. Siz de o dönemde bu davranışları tasvip etmediğinizi söylemiş ve sorumsuzca davranışlar olarak nitelemiştiniz. Şimdi, bu aşamadan sonra demokratikleşme süreci içerisinde bu dağdan inişler nasıl olmalı, bundan sonra neler olur acaba?
Tabii ki, herkesin bu açılım sürecine destek sunması lazım. Eğer yetersiz buluyorsak, kendi önerilerimizi sunarız, hükümeti daha ileri adım atmaya teşvik ederiz. Şahsen benim tutumum budur. Ama kanımca DTP gereken rolü oynayamadı. Kürt tarafında birçoklarının Kürtleri temsil ettiğini düşündüğü ve kendilerinden daha olumlu bir katkı ve rol beklediği DTP, ne yazık ki üzerine düşeni yapamadı. DTP, önemli bir kitleselliğe sahip. Aslında istese; dağdakilerin bir an önce inmesi, bu çatışmanın tümden durması, sorunun çözümü yönünde önemli adımların atılması ve demokrasinin gelişmesi bakımından önemli bir rol oynayabilirdi. Bu işe çok katkısı olabilirdi; ama yapmadı ve ne yaptığını da bizler bilemedik. Mesela bu açılım sürecinin başında Öcalan'ı adres göstermesi olacak şey değildi. Legal bir parti olarak aslında "Kürtleri ben temsil edebilirim" demesi lazımdı. Yani muhatap olmaya talip olması gerekiyordu. Ne yazık ki, kendisine güvensiz bir hâl içerisinde.
DTP, "BUNLAR YANLIŞ EYLEMLER" DEMELİYDİ, AMA YAPMADI
-Neden bu noktaya geldi acaba? Eşbaşkan Emine Ayna da tabanın kendilerini dağa yönlendirdiğini söyledi. DTP'nin açmazı nedir, neden üzerine düşen siyasi rolü oynayamıyor sizce?
Evet, mesela Emine Ayna çok olumsuz şeyler söyledi; tabanın kendilerine dağa gitmeyi önerdiğini söylemesi gibi... Oysa tabanın arkasından sürüklenmek değil, ona yön göstermeleri gerekir. Politikacının görevi budur. Farz edelim ki birtakım sokak eylemleri oluyor ve bunlar yanlış, çığırından çıkmaya da müsait şeyler, nitekim çıktı da. Taşlı sopalı, hatta Molotof kokteylli gösterilere dönüştü; Öcalan'ın İmralı’daki sağlık durumları, hücre koşulları gerekçe gösterilerek yapılan eylemler. Böyle bir durumda DTP gibi bir parti, kitlelerin yanlışa sürüklenmesini engellemeli, onların arkasından sürüklenmemeli. Yani, açıkça: "Bunlar yanlış eylemlerdir" demesi gerekirdi. Ne yazık ki bunu yapamadılar, adeta korkuyorlar, baskı altındalar. Bu arkadaşlar, ne yazık ki en başından beri bağımsız, özgür bir politika izleyemediler, legal bir parti olarak kendi rollerini oynayamadılar. Kürt halkının taleplerini dile getiremediler. Şimdi sorun, onlar açısından Öcalan'ın durumuna kilitlenmiş görünüyor.
DTP KÜRTÇE EĞİTİM İÇİN BİLE YÜRÜMEDİ AMA...
-Şu an onların bütün ülke meselelerine, Kürt meselesine bakışı biraz İmralı'daki şartlara, kaldığı odanın santimetrekaresine kilitli...
Evet. Sanki bütün ülkenin, halkın kaderi ona bağlandı. Şu anda Öcalan'ın orada durumu nedir, ne değildir ben bilemem. Ama bu konuda hükümet iyi niyetli davrandı ve, "Gözlem ekipleri gelip bakabilir, orada inceleme yapabilir," dedi. Kaldı ki kanımca Öcalan'ın durumunda bir kötüleşme yok; hatta onun soyutlanmaması için oraya PKK'lı hükümlülerden oluşan bir grup gönderildi. Öte yandan, eğer olumsuz bir durum varsa; bu barışçı bir şekilde dile getirilmeli. Hatta barışçıl gösterilerle tepki göstermek mümkün. Ama yapılan bu değil. Öcalan sadece kendi durumuyla meşgul, Öcalan eğer bir liderse, yaptığı hiç de uygun, bir lidere yakışan şeyler değil. O, böylesine bir açılım sürecinde kendi durumunu her şeyin önüne koyuyor. Açılım süreci bir yana, sağlık koşullarını gündemin başına koymak ve adeta tabanı kışkırtmak… Bu, olacak şey değil!
DTP, böylesine olağanüstü bir dönemde asıl olarak onun durumuyla uğraşacağına Kürt halkının taleplerini dile getirmeliydi. Ama öyle yapmıyor. Mesela biz DTP'nin Kürtçe eğitim için bir yürüyüş düzenlediğini görmedik, bu amaçla kitleleri bir araya getirdiğini görmedik. Bunu yapabilecek gücü var oysa. DTP’nin Kürtler için istedikleri ise son derece küçük şeyler. O Kürtler için ciddi taleplerle ortaya çıkmıyor. Kürtçe eğitim için yürümeyen DTP, Öcalan için pek çok eylem yaptı, Öcalan'ın durumu gerekçe gösterilerek içinde şiddet de içeren birçok eylemler yapıldı. Bunlar olacak şeyler değil. Kürt halkının durumu, kaderi Öcalan'ın durumuna endekslenemez.
REŞADİYE'Yİ TEZGAHLAYANLAR, ÖCALAN'I DA BAHANE EDEREK SÜRECİ KİLİTLEMEYE ÇALIŞIYOR
-Peki sizin tavsiyeleriniz nelerdir, yani bir empati kuracak olunursa; ne yapmalıydılar, bundan sonra ne yapmalılar sizce?
Bence sorun, Öcalan'ın şahsi durumu değil; Öcalan'ın durumu sadece bir bahane olarak kullanılıyor. Bu açılım sürecini sabote etmek isteyen kesimler, nasıl ki Reşadiye olaylarını tezgahladılarsa, Öcalan'ın durumunu da, taraftarlarını kışkırtmak için kullandılar. Geçmişte de oldu bu. Yani, Öcalan gerçekte zor durumda olduğundan değil. Bence evet, Öcalan'ın sağlık durumuyla da ilgilenilmeli; yani her tutuklunun, her hükümlünün hakkı olacak şekilde. Hatta Öcalan için biraz daha fazla da ilgilenilebilinir, taşıdığı siyasi hüviyet itibariyle. Ama şu anki sorun, onun şahsi durumundan kaynaklanmıyor, bu bir kışkırtmaya dönüştü. Taraftar kitle onu adeta bir puta dönüştürmüş. Yapılan sokak eylemleri çığırından çıktı ve can almaya başladı; bu da açılım sürecini sabote ediyor. Bu; açılımı engellemek isteyenlerin, Ergenekoncuların, savaş lobisinin ekmeğine yağ sürüyor, sadece onlara hizmet ediyor. Kürt halkının mücadelesine hiçbir faydası yok!
DPT KAPATILIRSA, ERGENEKONCULAR BAYRAM EDER
-Bu son düzlemde DTP, kapatma noktasına geldi, terörle ilintili olma gerekçeleriyle. Bu noktada ne olur sizce; parti kapatılır mı, kapatılırsa neler olur?
DTP'nin kapatılmasına karşıyım, genel olarak da parti kapatılmasına karşı olduğum gibi. Ama tabii ki bir parti açıkça şiddeti savunur, şiddet yöntemlerine sarılırsa o farklı bir durum, ki hiçbir partinin buna hakkı yok. Demokrasiden, legaliteden faydalanan her parti de kurallara uygun davranmalı. DTP şu an bu durumda, yani şiddete yönelmiş bir parti diyemem, bazı yönlerini eleştirsem bile. Onun için, DTP'nin kapatılmasını yanlış bulurum. Parti kapatma, geçmişten günümüze hiçbir sorunu çözmedi; bu yanlış ve antidemokratik bir tutum. Ama DTP'nin kapatılması, asıl kaos isteyen, gerginliği büyütmek isteyen güçlerin işine yarar. İnanıyorum ki DTP kapatılsa, en çok Ergenekon yanlıları, demokratik açılım karşıtları, demokrasi karşıtları bayram yaparlar. Bunu da kullanmaya çalışırlar, nasıl ki Öcalan'ın sağlık sorunlarını kullandılar, kitleyi kışkırttılar. Diğer yandan, DTP de toparlanmalı.
DTP SİYASİ PARTİ OLAMAYACAKSA, SAHNEDEN ÇEKİLMESİ DAHA İYİ
-O zaman DTP öncelikle kapatılmak isteyip istemediğini netleştirmeli. Nitekim gazetelere, bir DTP yöneticisinin "Parti kapatılacaksa kapatılsın da kurtulalım" dediği yansıdı. Bu parti yapısı da daha önceden birkaç kez kapatma olayını yaşamıştı. Sizce DTP'nin bu noktada da bir kafa karışıklığı mı var acaba?
DTP ve ondan öncekiler (HADEP vb.) benzer çıkmazlara düştüler; cesaretli davranamadılar, legal partiler olarak kendilerine düşen rolleri oynayamadılar. DTP de ne yazık ki o durumda şu an. Onun için diyorum, DTP kapatılmamalı ama DTP de politikalarını düzeltmeli. Yani kendisine güvenmeli, adres olarak Öcalan'ı veya PKK'yı göstermemeli. Gerçekten kendine güveni olan bir parti olmalı ve Kürt halkının temel haklarına sahip çıkan bir parti olmalı. Şu ya da bu dış etkiye göre davranan, ürkek, ne yaptığı belli olmayan bu konumdan kurtulmalı. Bunu yapabilirse bir yararı olabilir, yoksa evlerine çekilip oturmaları daha iyidir. Legal, bağımsız bir parti olarak kendilerine düşeni yapamayacaklarsa, sahneden çekilmeleri daha iyidir. Onlara düşen "Parti kapatılsa da kurtulsak" demek değil; parlamentoda grupları var, 100'e yakın belediye başkanlıkları var ellerinde, önemli bir kitle desteği var. Böyle bir partiyi yönetenler cesur olmalılar, sorunların çözümüne talip olmalılar ve katkıda bulunmalılar. Yok, ürkeceklerse, Öcalan'dan gelecek işaretlere göre davranacaklarsa, bunlar iktidarsız demektir. O zaman bunların varlıkları semboliktir, göstermeliktir.
-Son olarak, yine gündemdeki şehit haberlerine gelmek istiyorduk, bu askerlerin katledilmesinde kimler rol oynuyor?
Ben bu çatışmayı, hem Türkiye'nin bütünü bakımından, hem Kürt halkı açısından tezgâhlanmış bir olay olarak görüyorum. Kürtler dağa çıkmayabilirdi, Kürtler demokratik taleplerini barışçı yöntemlerle dile getirebilirdi, Kürtlerin hakları barışçı yöntemlerle tanınabilirdi. Yani bu sorun böyle büyümeden, savaşa varmadan, bunca kan dökülmeden, ülke alt üst olmadan, yanıp yıkılmadan çözülebilirdi. Bu sorunu başımıza saranlar, savaş güçleridir. 80 yıldır hep şiddet politikalarını çözüm görenler.
BU OYUNU GÖRÜYORUZ VE TOPLUM OLARAK TUZAĞA DÜŞMEYİZ ARTIK
-CHP de sorunların çözümünde Dersim örneğini işaret etmişti.
Dersim'den, Şeyh Said olayına kadar hep... Bu direnişler de olmayabilirdi. Yani Kürtlerin hakları, Cumhuriyet'in ilk kuruluş sürecinde her iki halkın kardeşçe birliği içinde tanınsaydı, bu ayaklanmaların da hiçbiri yaşanmazdı. Ama neydi; toplumu tek renge bürümek, adeta topluma üniforma giydirmek, tek biçim vermek isteyen anlayış 85 yıldır bu ülkeyi böylesine bir cendereye soktu. Ve Kürtler baskıya uğradılar, Kürt ayaklanmaları da bu güne kadar geldi. Bugün de bu sorunu iyilikle çözmek mümkündür. Bu açılım bence bu yolda yeni bir anlayışı, bir dönüm noktasını temsil ediyor. Ama eski anlayışa koşullanmış olanlar değişimi engellemeye çalışıyorlar, mesele budur. Türkiye'de iki taraf var bugün bana göre; bir tarafta sorunların barışçı çözümünü isteyen, demokrasi yanlısı, çoğulculuğu, çok renkliliği savunan kesim. Diğer yanda ise, eski yöntemlerle toplumu kışla usulü yönetmek isteyen, tek tipçi, baskıcı, statükocu kesim. Yani bu; değişim güçleri ile statüko güçleri arasında bir mücadeledir. Bana göre Türkiye bir değişim noktasındadır ve statükocu kesimlerin son çırpınışları olarak görüyorum son olayları. Yine de umutluyum, şu an içine düşülen sıkıntıya rağmen. Bence bu kez bu oyunu boşa çıkarabiliriz, çünkü oyunun farkındayız, geçmişten farklı olarak. Yani hem hükümet bu oyunun farkında, hem aydın çevreler, hem de medyanın bir kesimi farkında ve bunu dile getiriyorlar. Bu oyunun eskisi gibi başarıya ulaşması artık zor. Bu kez oyunu görüyoruz ve onu önleyebiliriz diye düşünüyorum…
- Türkiye'dekilere bir mesajınız var mı?
Mesajım şu ki, umutsuzluğa kapılmadan değişime omuz vermek gerekiyor. Her barışsever insan, her demokrasi ve özgürlük isteyen insan; Kürt, Türk, Alevi ya da her kim olursa olsun, hangi görüşte olursa olsun, üzerimize düşen görev budur. Biz barışçı, özgür bir ülke yaratabiliriz. Bunun için de el ele vermemiz gerekiyor.
(CİHAN)
|